Edebiyatçı Fazlı Köksal'dan 'Kül' Romanına Derinlikli Bir Değerlendirme
Türk edebiyatında şehir hafızası, insan psikolojisi ve toplumsal gözlemler üzerine kaleme aldığı deneme, eleştiri ve edebiyat yazılarıyla tanınan Fazlı Köksal, yazar İhsan Tarakçı'nın yeni romanı 'Kül' üzerine kapsamlı bir değerlendirme yazısı kaleme aldı.
Türk edebiyatında şehir hafızası, insan psikolojisi ve toplumsal gözlemler üzerine kaleme aldığı deneme, eleştiri ve edebiyat yazılarıyla tanınan Fazlı Köksal, kültür dünyasının önemli kalemleri arasında yer alıyor. Güçlü edebi birikimi ve yorumlarıyla dikkat çeken Köksal, yazar İhsan Tarakçı’nın yeni romanı “Kül” üzerine kapsamlı bir değerlendirme yazısı kaleme aldı. Romanın toplumsal, psikolojik ve edebi yönlerini derinlikli bir bakışla ele alan Köksal’ın dikkat çekici çözümlemesini okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.
İhsan Tarakçı’nın ilk kitabı Akasya Çiçeği romanının tanıttığım yazımı şu cümlelerle bitirmiştim: “Eğer kitap okumayı seviyorsanız Akasya Çiçeği’ni mutlaka okuyun… Memnun kalacak ve istikbal vadeden bir romancıyla tanışacaksınız…”
İhsan Tarakçı ikinci romanı Kül’ün de en az Akasya Çiçeği kadar başarılı olduğunu görmek hem öngörümde yanılmadığım için beni mutlu etti, hem de son yıllarda kısırlaşan Türk Romanı adına umutlanmama yol açtı…
Bazı Kentler bazı romancılarla özdeşleşmiştir. Mesela Adana deyince Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in romanları gelir aklımıza… Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Ümit İstanbul’u çağrıştırır. Ankara romanları deyince Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mahmut Şevket Esendal ve Sevgi Soysal’ı hatırlarız… Abbas Sayar Yozgat, Necati Cumalı Ege, , Halikarnas Balıkçısı Bodrum, Hüseyin Rahmi Gürpınar Heybeliada, Attila İlhan İzmir, Tarık Buğra Akşehir romancısı olarak belleğimizde yer etmişlerdir… İhsan Tarakçı’nın Akasya Çiçeği ve Kül romanlarını okuyanlar onu “Elazığ Romancısı” olarak tanımlayacaklardır….
Akasya Çiçeği gibi Kül romanı da Elazığ’de geçiyor. İhsan Tarakçı roman kahramanlarını yaratırken tanıdığı kişilerden yararlanmış… Okuyanlar eğer Elazığlı iseler, roman kahramanları onlara tanıdık gelecek. Elazığ’ı görmüş olanlar, olayların geçtiği yerleri hatırlayabilecekler… Elazığ’a gitmemmiş olanlar da az veya çok Elazığ’ı zihinlerinde canlandırabilecekler… Elazığlılar aralarından Elazığ sevdalısı bir romancı çıkardıkları için ne kadar mutlu olsalar az…
Akasya Çiçeği de Kül de bir dönem romanı… Her iki roman da 1970’lerin Elazığ’ını, 1970’lerin Türkiye’sini anlatıyor… Açık hava sinemaları, komşuyu kardeş, sırdaş, dost bilen komşuluk ilişkileri, kadın gezmeleri, tüm güzelliği ile sımsıcak mahalleler, evimizi dünyaya bağlayan radyolar insanı alıyor yetmişli yıllara götürüyor…
İhsan Tarakçı’nın 1964 doğumlu olduğu dikkate alındığında 1970’li yıllar onun çocukluğuna denk geliyor… Demek ki, her iki romanı da yaşadıkları ve tanıklıklarından ziyade, hayal meyal hatırlayabileceği çocukluk anıları ve büyüklerinin sohbetlerinden edindiği bilgiler şekillendirmiş olmalı… Tabii iki dönem romanında anlatılanlar yalnızca çocukluk anıları ve büyüklerin anlattıkları ile açıklanamaz… Belli ki Sayın Tarakçı yetmişli yılları iyi incelemiş… Kitaplar, ulusal ve yerel gazete koleksiyonları üzerinde ciddi incelemeler yapmış…
Her iki romanda da ana temalardan birisi aşk… Ama başka türlü bir aşk… İmkansız aşk mı desem, zıt kutupların aşkı mı desen, toplumsal tabulara direnen aşk mı desem bilmiyorum.
Akasya Çiçeği’nde İhsan Tarakçı; Sünni bir ailenin kızı Handan ile Alevi genci Hikmet arasındaki aşkı ve bu aşkın çerçevesinde gelişen olayları romanının merkezine koyarak, Türkiye’nin en büyük baş belalarından olan mezhep ayırımcılığını eleştirel bir bakış açısıyla işlemişti… Kül’de ise muhafazakâr bir ailede yetişen, ancak bir arayış içerisindeki Adnan ile demokrat bir çevrede yetişen ideolojik yapısı şekillenmiş Nuray arasındaki aşka yönelmenin eşiğindeki bir ilgi söz konusudur…
İhsan Tarakçı Kül’de yetmişlerin ideolojik kutuplaşmasını aktarırken Sayın Emin Tarakçı’nın da isabetle belirttiği gibi, bir slogan dili değil, evrensel ahlaki değerleri ve sevgiyi esas alan bir dil kullanmış… Dönem romanlarında sıkça rastlanan olaylara siyah-beyaz, doğru-yanlış katılığında bakan bir anlayıştan ve sloganvari söylemlerden özenle kaçınılmış…
İhsan Tarakçı’nın felsefeyi sevdiğini Kül’ü okuyan her okur anlayacaktır. Özellikle Camus’a ilgisini… Romanda, düşünürlerden yapılan alıntılar-aktarmalar fazla didaktikliğe kaçmadan, ölçüsünde yapılmış…
Gençliğim yetmişlerde geçtiği için Kül beni çok etkiledi…
Romanda Dr. Jivago filmine yapılan göndermeleri okurken, Kayseri’de Taş Sineması’nda Dr. Jivago’yu izlediğim günleri hatırladım… Sanırım izlediğim en uzun filmdi… Üç saat civarında sürüyordu… İkisi kız dört arkadaş okulu asarak gitmiştik sinemaya… Kızların eve geç kalıyoruz sızlanmaları nedeniyle filmi yarıda bırakıp çıkmıştık. Hafta sonu başka bir arkadaşla yeniden ve baştan sona izlemiştim Dr. Jivago’yu…
Kül’ün sonlarına doğru Karaca Kitabevi’nin yakılışını anlatan satırlar beni 1969 yılının Kayseri’sine götürdü. Kayseri’de TÖS kongresi olduğu gün üç patlama olur, Birisi bir caminin önünde, birisi İmam Hatip Lisesi’nin önünde, diğeri bir derneğin yakınında… Sonra belli odaklar halkı galeyana getirir… Sol kitaplar sattığı bilinen Tok Kitabevi’ne saldırırlar… O zaman ben Lise 1. Sınıf öğrencesiyim. Ertesi gün okula geldiğimde, arkadaşlar “Dün Tok kitabevine saldırılmış, tüm kitaplar yakılmış yırtılmış” dediler. Meraktan dört-beş arkadaş öğle paydosunda Tok Kitabevinin önüne gittik. Polis kitapevinin önünde bekliyordu. Kitabevinde kapı pencere kalmamıştı. Yerler parçalanmış, yakılmış yırtılmış kitaplarla doluydu. O gün kitle hareketlerinin ne tehlikeli olduğunu orada gördüm. Hayatında eli kitaba değmemiş insanlar kitapçının “komünist” , “dinsiz” olduğuna karar vererek vandalca bir eylemin aktörü olabiliyordu… Akıl kenara konuyor, öfkenin hakim olduğu insanlar karşılarına çıkan her şeyi yakıp yıkabiliyordu… Normal hayatlarında karıncayı ezmeyecek kişiler kitle psikolojisinin etkisi ile bir yakma yıkma makinesine dönüşebiliyordu… Vandallaşan kitleleri görünce "Kitle içindeki birey, tek başına asla yapmayacağı şeyleri yapma özgürlüğünü kendisinde bulur; çünkü kalabalık ona bir anonimlik ve sorumsuzluk zırhı sağlar." diyen Sigmund Freud’un tespiti ne kadar da doğru…
Ben romanları altını çizerek okurum… Kitabı bitirdiğimde baktım yarıdan fazlasının altını çizmişim… Altını çizdiğim bir paragrafı aktarmak isterim:
“Karşıt görüş insanın zihnini temizler. Taşın altındaki su gibidir. Kir gider, berraklığı kalır. Aynı fikirde olan biriyle konuşmak, sırayla birbirimizin sırtını sıvazlamaktır ama karşı görüşte olanlarla konuşman kendi düşünceni yeniden inşa etmektir. Ben o tartışmalarda kendimi tanıdım.”
KÜL hakkında çok güzel yazılar yazıldı… Uzatırsam onları tekrara düşerim diye korkuyorum…
Umarım KÜL yazılma amacına ulaşır…
İnsanlar yakmakla yıkmakla fikirleri öldüremeyeceklerini anlarlar.
KÜL’ün Kitapların ve insanların yanmadığı bir geleceğin müjdecisi olmasını dilerim…
Ve de KÜL ile bize güzel bir roman armağan eden İhsan Tarakçı’yı kutlarım…