Kül: Yangının İçinden İnsanı Arayan Bir Roman
Dr. Emin Tarakçı geçtiğimiz gün okurlarıyla buluşan 'Kül' Romanı Üzerine Eleştirel Bir İnceleme Yayınladı.
Dr. Emin Tarakçı Sevilen araştırmacı & yazar İhsan Tarakçı'nın geçtiğimiz gün okurlarıyla buluşan “Kül" Romanı Üzerine Yayınladığı Eleştirel incelemesinde şu ifadelere yer verdi.
Kül: Yangının İçinden İnsanı Arayan Bir Roman
Kül, ilk bakışta 1970’li yılların Türkiye’sini, sağ-sol çatışmaları ekseninde şekillenen siyasal kırılmaları ve bu kırılmaların gençler, öğrenciler ve aileler üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan bir dönem romanı gibi görünür. Ancak eser, bu tarihsel ve siyasal zemini yalnızca bir arka plan olarak kullanmaz; bilakis, o karanlık dönemin içinden insanın vicdanını, ahlakını, suskunluğunu, aşkını ve varoluş sancısını arayan derinlikli bir anlatıya dönüşür.
Kül, bu yönüyle yalnızca bir dönem romanı değil, aynı zamanda vicdanın, sessizliğin ve yer yer bir iç muhasebe metni olarak okunmayı hak eder.
Romanın merkezinde, farklı düşünsel ve siyasal iklimlerden gelen, fakat birbirlerine sevgiyle bağlı iki genç insanın, daha başlamadan küle dönüşen hikayesi yer alır. Bu hikaye, eserin duygusal omurgasını kurarken, bu omurganın etrafına 1970’li yılların siyasal gerilimlerini, mahalle kültürünü, aile içi değer dünyasını, kuşaklar arası düşünce farklılıklarını ve en önemlisi de insanın kendisiyle hesaplaşmasını örer.
Romanda ideolojik kutuplaşma anlatılırken tarafgir bir slogan dili değil, evrensel ahlaki değerler ve sevgi dili üzerine kuruludur. Dönemin sert politik ayrışmaları görünür kılınırken, okuru hazır hükümlerle yönlendirmek yerine onu ahlaki ve insani ölçüler üzerinden düşünmeye çağırır. Bu nedenle Kül, “hangi tarafta olunduğu” sorusundan daha çok, “nasıl bir insan olunduğu” sorusunu merkeze alır. Bu yaklaşım, romanın bugün için de güncel kalmasını sağlar. Çünkü romanın asıl derdi siyasal aidiyetlerden önce, insanın insan kalabilme imtihanıdır.
Bu noktada eserin felsefi katmanı ayrıca önem taşır. Şeyh Bedrettin, Nazım Hikmet ve Camus gibi isimlerin düşünsel izdüşümleri, romanda yalnızca birer kültürel gönderme olarak durmaz, karakterlerin iç dünyasını kuran asli unsurlara dönüşür. Özellikle Adnan karakterinin Bedrettin’le rüyalar ve iç konuşmalar üzerinden kurduğu bağ, romanı düz bir gerçekçilik çizgisinden çıkarıp daha derin, metafizik, sorgulayıcı bir düzleme taşır. Bu anlatım tekniği, okura yalnızca olayları izleme imkanı vermez, aynı zamanda olayların ardındaki düşünsel ve ruhsal titreşimleri hissettirir.
Kül, Halil Cibran'ın ruhsal rehberlik geleneğini, Daniel'in rüya-kehanet motiflerini ve hermetik bilgelik geleneğini çağrıştırır. Adnan’ın babası İhsan ve abisi olarak gördüğü Emin’le yaptığı konuşmalar ise bu yolculuğun pratik boyutunu oluşturur. Bu konuşmalar, yalnızca karakter inşasına hizmet etmez, aynı zamanda bir hayat görüşünün, bir terbiye anlayışının, ahlak ve memleket sevgisinin taşıyıcısı olur. “Devletini ve milletini sevmek”, “işini en iyi şekilde yapmak”, “vicdanlı ve merhametli kalmak” gibi ilkeler, didaktik bir öğüt tonuna düşmeden; sıcak, samimi ve yaşanmışlık hissi veren bir akış içinde okura geçer. Bu da romanın belki en güçlü taraflarından biridir. Düşünceyi hayatın içinden, hayatı da insanın kalbinden anlatması.
Kitapları değil, kalpleri okuyan Nadire Hanım, romanın içindeki gizli bilge olarak, kadınlığını ve içinde bulunduğu koşullar altında toplum kadınlarını cesurca sorgulamaktadır. Kül'ü okurken aklımda yansıma yapan eserlerden; Isaac Newton'un Kutsal Kitap yorumlarındaki gibi bilinen ile bilinmeyenin sınırında dolaşması, Mikhail Naimy'nin Mirdad'ının Kitabı'ndaki gibi bir yolculuk anlatısının içinde bilgeliği araması, Malik İlyas'ın Hermetik Bilge Pitagoras'ındaki gibi kadim öğretilerle güncel varoluş sorunlarını buluşturması romanın derinliklerinde saklı.
Anlatımın akıcı ve film duygusu tadı veren bir ritme sahip oluşu, okunurluğunu kolaylaştırmaktadır. Kül, ağır meseleleri taşımasına rağmen okuru yormayan; aksine sahneden sahneye, duygudan duyguya sürükleyen bir dil kurmaktadır. Bu akıcılık içinde yer yer beliren ince mizah, gündelik hayat ayrıntıları ve mahalle hafızası, metni kuru bir düşünce metni olmaktan kurtarır. Böylece roman hem düşünsel hem duygusal hem de estetik düzlemde çok katmanlı bir yapı kazanır.
Eserin en etkileyici taraflarından biri de “sessizliğin felsefesi” denebilecek yönüdür. Söylenmeyenler, yarım kalanlar, dile getirilmeyen aşklar ve bastırılmış düşünceler romanda yüksek sesle anlatılan olaylardan daha fazla yankı uyandırır. Bu nedenle Kül, yalnızca yanan şeyleri değil, yanarken konuşamayan şeyleri de anlatır. “Her şey yandı, geriye insan kaldı” cümlesi, romanın ruhunu son derece iyi özetler. Çünkü burada kül olan yalnızca kitaplar, hayaller ya da gençlik değildir; aynı zamanda insanı sertleştiren çağların ortasında, korunmaya çalışılan son vicdan kırıntılarıdır.
İçerdiği düşünsel sorgulama ve manevi yankı bakımından tasavvufi çağrışımları, varoluşçu sızıyı ve kadim bilgeliği aynı çatı altında toplar. Bu nedenle Kül, yalnızca olay anlatan bir roman değil, okurunu kendi içine çeviren, onda yankı bırakan, bitse de tam bitmeyen bir metindir. Okurun zihninde sorular bırakması, eserin en önemli edebi kazanımlarındandır.
Sonuç olarak Kül, 1970’lerin siyasi yangınını anlatırken, küllerin arasından insanı arayan bir romandır. Sevdanın yarım kalmışlığı, düşüncenin sancısı, vicdanın yükü ve ahlakın ısrarı bu eserde aynı potada erir. Roman, okuruna bağırmadan seslenir; hüküm vermeden düşündürür, karanlığı anlatırken bile insanı bütünüyle umutsuz bırakmaz. Çünkü sonunda geriye gerçekten de insan kalır: yaralı, suskun, sorgulayan ama hala insan.
Bu yüzden Kül yalnızca bir roman değildir. Bir çağrıdır. Ve her çağrı gibi, duymak isteyenler için her zaman yeni bir sayfada açık durmaktadır.
Teşekkürler Baba,
Oğlun Emin.