Ahmet Koçdemir

Devlet Olmak Kolay, Millet Olmak Zor

Ahmet Koçdemir

Bu ülkede uzun zamandır aynı cümleleri kuruyoruz:
Emekli geçinemiyor, asgari ücret yetmiyor, esnaf ayakta durmakta zorlanıyor, gençler umutsuz.
Kimse haksız değil.
Ama asıl soru şu: Bu noktaya nasıl geldik?
EYT meselesi de tam olarak bu sorunun merkezinde duruyor. Altını özellikle çizmek isterim; bu yazı kimseyi suçlamak için değil, hep birlikte düşünmek için kaleme alındı. Parti isimleriyle, siyasi polemiklerle meseleyi kirletmeden; sadece akılla ve vicdanla…
EYT bir hak arayışı olarak doğdu. İnsanlar “primimi ödedim, şartlar değişti, mağdur oldum” dedi. Bu cümlede haksızlık yok. Ancak devlet dediğimiz yapı sadece hak dağıtan değil, aynı zamanda denge kurmak zorunda olan bir mekanizmadır.
Asıl mesele de burada başladı.
EYT; zamana yayılmış, kademeli, üretimi ve çalışmayı koruyan bir modelle değil, bir anda hayata geçirildi. Milyonlarca insan aynı anda sistemin dışına çıktı. Ekonomi dediğimiz yapı da tam bu noktada sarsıldı.
Bazıları bu durumu “iki büyük deprem” benzetmesiyle anlatıyor. İlk bakışta sert bir ifade gibi durabilir ama ne demek istediğini anlayınca insan ister istemez durup düşünüyor. 6 Şubat depremleri, bu ülkenin bir yılda yaşayabileceği en büyük felaketlerden biriydi; 11 il etkilendi, maddi ve manevi bedeli son derece ağır oldu. Böyle bir felaket normal şartlarda bir yılda bir kez yaşanır, yaşansa bile milletin hafızasında nesiller boyu iz bırakır. Ancak EYT’nin bütçeye getirdiği yük, rakamlar üzerinden bakıldığında, ekonomide sanki 6 Şubat büyüklüğünde bir yıkımın aynı yıl içinde iki kez yaşanması gibi bir etki oluşturuyor. Yani burada anlatılmak istenen depremle kıyas yapmak değil, yükün ve ölçeğin büyüklüğünü anlatabilmektir.
Ekonomide alınan her karar zincirleme etki üretir. Bu zinciri açık ve net görmek zorundayız.
Birinci adımda; milyonlarca kişi aynı anda emekli oldu. Devlet; maaş, ikramiye, sağlık ve sosyal giderler açısından çok büyük bir yükün altına girdi.
İkinci adımda; bu yük bütçeden karşılandı ve bütçe açıkları büyüdü.
Üçüncü adımda; bu açık ya borçlanmayla ya da para politikalarıyla kapatılmak zorunda kaldı. Para sıkılaştı, faizler yükseldi.
Dördüncü adımda; faiz yükselince esnaf krediye ulaşamaz hâle geldi, sanayici yatırım yapamaz oldu. Üretim yavaşladı.
Beşinci adımda; üretim azalınca piyasadaki mal azaldı, fiyatlar yükseldi, enflasyon arttı.
Ve sonuçta en çok kim etkilendi?
Emekli.
Asgari ücretli.
Sabit gelirli vatandaş.
Acı ama gerçek olan şu ki; EYT’den doğan ekonomik yük, dönüp dolaşıp yine emeklinin ve dar gelirlinin cebine yansıdı.
Burada kimseyi itham etmiyorum. Bu bir ahlak meselesi değil, bir denge ve matematik meselesidir. Devlet para basabilir ama refah basamaz. Refah; üretimle, çalışmayla, değer oluşturarak ortaya çıkar.
Çalışan azalır, üreten azalır, emekli sayısı bir anda artarsa; denge bozulur. Bugün yaşadığımız ekonomik sıkışmanın sebeplerinden biri de budur.
İşte tam bu noktada “devlet olmak” ile “millet olmak” arasındaki fark ortaya çıkar.
Devlet olmak; maaş vermek, borçlanmak, günü kurtarmak olabilir.
Millet olmak ise; bugünü kazanırken yarını kaybetmemeyi düşünebilmektir.
Millet olmak; “ben kazandım” demek değil, “hepimiz ne kaybettik” diye sorabilmektir. Hak talep ederken sistemin ayakta kalmasını da gözetebilmektir.
Bu yazının özü şudur:
Haklı talepler, yanlış yöntemlerle hayata geçirilirse toplumsal bedeli ağır olur.
Ne emekliyi suçlamak doğru, ne çalışanı hedef göstermek…
Ama ders çıkarmak zorundayız.
Çünkü millet olmanın bedeli bazen sabretmektir, bazen de herkes için doğru olanı savunmaktır.

Yazarın Diğer Yazıları