Geçtiğimiz günlerde önceki köşe yazılarımdan birinin ardından değerli kardeşim Ömer Kara bana çok anlamlı bir soru sordu:
“Eskiden mi güzeldik, yoksa eskiler mi güzeldi?”
İnanın o günden beri bu soru zihnimde dönüp duruyor.
Belki de hepimizin içinde cevabını aradığı bir duyguydu bu…
Sokaklara bakıyorum…
İnsanlara bakıyorum…
Bir de çocukluğumuzun mahallelerini düşünüyorum.
Bizim büyüdüğümüz zamanlarda mahalleler sadece evlerden oluşmazdı.
Mahalle dediğin; güven demekti, samimiyet demekti, aidiyet demekti.
Kapılar tam kapanmazdı.
Komşular birbirinin evine çat kapı girerdi.
Bir evde yemek pişti mi kokusu bütün sokağa yayılırdı.
Bir tabak mutlaka yan komşuya giderdi.
Mahalle bakkalına gidip “deftere yazdırmak” ayıp değildi o zamanlar.
Çünkü herkes birbirinin halini bilirdi.
İnsanlar parasız kalmaktan değil, komşusuna mahcup olmaktan çekinirdi.
Yaz akşamları kapı önlerine sandalyeler atılırdı.
Büyükler çay içer sohbet ederken çocuklar sokakta oyun oynardı.
Sobanın üstünde demlenen çayın kokusu hâlâ burnumuzdadır.
Kimsenin kimseye yabancı olmadığı günlerdi.
Şimdi ise aynı apartmanda oturan insanlar birbirinin adını bile bilmiyor.
Eskiden insanlar fakirdi belki…
Ama gönüller zengindi.
Bayram sabahları çocuklar erkenden kalkar, başucuna bırakılan yeni ayakkabıları heyecanla giyerdi.
Belki pahalı değildi ama dünyanın en güzel ayakkabısı gibi gelirdi bize.
Bir gazoz kapağıyla mutlu olurduk.
Mahalle bakkalından alınan leblebi tozu bile bayram sevinci yaşatırdı.
Siyah önlüklerimiz vardı ama içimiz rengârenkti.
Şimdi imkânlar arttı…
Ama muhabbet azaldı.
Bizim çocukluğumuz sokakta geçti.
Top oynarken kavga eder, beş dakika sonra yine beraber oyun oynardık.
Kar yağınca mahallede ilk kartopu savaşını kimin başlatacağı bile heyecan olurdu.
Akşam ezanı okununca annelerin balkonlardan yaptığı çağrı hâlâ kulaklarımızdadır:
“Çocuklar hadi eve… Akşam ezanı okundu, yerler mühürlendi…”
Bazen bunu bir anne söylerdi, bazen bir baba…
Bazen de mahallenin yaşlı bir amcası sokaktan seslenirdi.
O söz söylendi mi oyun biterdi.
Herkes evinin yolunu tutardı.
Kış akşamlarında sobanın üstünde kestane pişerdi.
Televizyonda tek kanal vardı ama evin içinde muhabbet çoktu.
TRT’de gece İstiklal Marşı okununca televizyon kapanır, herkes odasına çekilirdi.
Şimdi yüzlerce kanal var…
Ama aynı sofrada herkes başka bir ekrana bakıyor.
Misafir geldiğinde çocuklar başka odaya gönderilirdi ama kimse bundan alınmazdı.
Çünkü büyüklerin sohbeti saygı demekti.
Şimdiki çocukların çoğu arkadaşını ekrandan tanıyor.
Biz ise dostluğu dizimiz kanarken öğrendik.
Eskiden büyüklerin yanında oturuşumuz bile farklıydı.
Mahallede biri geçtiğinde ayağa kalkılırdı.
Bir büyüğün sözü kesilmezdi.
Herkes birbirine “abi”, “amca”, “teyze” diye hitap ederdi.
“Ayıp olur” sözü bile insanı yanlış yapmaktan alıkoyardı.
Belki de toplumu ayakta tutan biraz da o vicdan duygusuydu.
Bugün insanlar birbirine daha yakın gibi görünüyor ama aslında hiç olmadığı kadar uzak.
Telefonlarımız akıllandı…
Ama sohbetlerimiz kısaldı.
Evler büyüdü…
Aile sofraları küçüldü.
Kalabalıkların içinde yalnızlaşan bir toplum olduk.
Eskiden mahallede bir çocuk yaramazlık yaptığında sadece anne babası değil, bütün mahalle sahip çıkardı.
Çocuklar yalnız büyümezdi.
Bir mahallenin yaşlısı bütün çocukların dedesi gibiydi.
Mahallede biri hasta oldu mu herkes haberdar olurdu.
Bir tas çorba taşıyan da olurdu, kapısını çalan da…
Bir cenaze olduğunda acı sadece bir eve değil, bütün mahalleye düşerdi.
Şimdi apartmanlarda yıllarca aynı katta yaşayıp birbirine selam vermeyen insanlar var.
Peki suç kimde?
Zamanda mı?
Teknolojide mi?
Yoksa biraz da bizde mi?
Belki de mesele şuydu:
Eskiler, insan yetiştirirdi.
Şimdi ise hayat, insanı tüketiyor.
Eskiden insanlar birbirine vakit ayırırdı.
Şimdi herkesin zamanı var ama kimsenin birbirine tahammülü yok.
O yüzden bazen düşünüyorum…
Belki sokaklar aynı sokaklar değil artık.
Belki evler aynı evler değil.
Ama galiba en çok değişen insanın içindeki sıcaklık oldu.
Yine de umutsuz olmamak lazım.
Çünkü o eski güzelliklerin tamamı kaybolmadı.
Hâlâ selam veren insanlar var.
Hâlâ komşusunun derdiyle dertlenenler var.
Hâlâ bir çocuğun başını okşamayı iyilik sayan güzel insanlar var.
Belki yeniden başlamanın yolu çok büyük şeylerden geçmiyor.
Bir selamdan…
Bir hatır sormaktan…
Bir kapıyı çalmaktan…
Bir sofrayı paylaşmaktan geçiyor.
Kim bilir…
Belki de mesele “eskiden mi güzeldik?” sorusunun cevabında değil…
İnsan kalabilmeyi unutmamaktadır.