Ahmet Koçdemir

İran'dan Sonra Türkiye mi? Bölgedeki Büyük Hesabın Gerçek Yüzü

Ahmet Koçdemir

Emekli Amerikan albayı Douglas Macgregor son değerlendirmesinde sert bir ifade kullandı:
“İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelebilir.”
Bu söz doğrudan bir savaş ilanı değildir. Ancak kullanılan dil, jeopolitik bir ihtimal değerlendirmesidir ve doğal olarak dikkat çekicidir. Dalga yükseldiğinde sesler büyür; dalga indiğinde ise hakikat görünür.
Hakikat şudur:
Ortadoğu’da güç dengesi değiştiğinde, bölgenin güçlü ve organize devletleri daha fazla gündeme gelir. Türkiye bu coğrafyada sıradan bir ülke değildir. Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Suriye sahasına kadar uzanan bir etki alanına sahiptir. Bu nedenle küresel analizlerde adının geçmesi şaşırtıcı değil; doğal bir sonuçtur.
Konuşmada Türkiye’nin askeri kapasitesine yapılan vurgu özellikle dikkat çekicidir. NATO içinde güçlü bir kara ordusu, caydırıcı bir donanma ve gelişen savunma sanayii… Bunlar zayıflık değil; güç kabulüdür.
“Kaçınılmaz karşı karşıya gelme” ifadesi ise Suriye sahasındaki karmaşık tabloya işaret eder. Aynı zeminde birden fazla aktör varsa gerilim ihtimali her zaman vardır. Ancak ihtimal ile kaçınılmazlık aynı şey değildir. Devlet aklı tam da burada devreye girer. Türkiye Cumhuriyeti günlük reflekslerle değil; uzun vadeli stratejik hesaplarla hareket eder. Ne maceracıdır ne edilgendir. Gerektiğinde sahada, gerektiğinde masada varlığını gösterir.
Fakat burada asıl altı çizilmesi gereken başka bir husus vardır:
Bizi bölgede Irak’la, İran’la, Venezuela’yla karıştırmasınlar.
Irak örneği ortadadır. Devlet yapısı zayıflatıldığında, toplumsal birlik parçalandığında ve dış müdahaleye açık hâle gelindiğinde bir ülkenin nasıl savrulduğunu dünya gördü. Otorite boşluğu, iç çatışma ve kaybolan bir nesil… Bu tablo sadece askeri değil; ahlaki ve siyasal bir çöküşü de beraberinde getirdi.
İran’da ise devlet ile toplum arasındaki mesafe büyüdüğünde dış baskı karşısında ortak refleksin zayıflayabileceğini görüyoruz. Bu da bize şunu gösteriyor: Silah tek başına yeterli değildir; esas olan millet–devlet bütünlüğüdür.
Türkiye başka bir yerde durur.
Biz devlet geleneği bin yıllara yaslanan bir milletiz.
Kriz anlarında kenara çekilen değil; gerektiğinde ayağa kalkan bir toplumuz.
Bizim için vatan soyut bir sınır değil; şehitlerle, hatıralarla, bayrakla anlam bulan bir emanettir.
Elbette savaş övülecek bir şey değildir. Hiçbir aklıselim insan çatışma temenni etmez. Güçlü olmak kavga aramak değildir; caydırıcı olmaktır. Türkiye’nin askeri kapasitesi de, diplomatik ağırlığı da bu denge üzerine kuruludur.
Birileri masa başında “sıradaki ülke” hesapları yapabilir.
Fakat gözden kaçırdıkları bir şey var:
Türkiye dağılmış bir coğrafya değildir.
Türkiye devletsiz bir kalabalık değildir.
Türkiye kimlik krizine sürüklenmiş bir yapı değildir.
Biz ne Irak’ız ne İran.
Bu millet gerektiğinde ölmeyi bilir; ama önce dirayetle ayakta kalmayı bilir.
Bayrak için, vatan için, devlet için bedel ödemeyi tarih boyunca öğrenmiş bir topluluktur.
Coğrafyada Türkiye’nin yeri bellidir.
Kimseyi tehdit etmeye gerek yok.
Ama şunu herkes bilmelidir:
Bu millet üç şey için gözünü kırpmadan ayağa kalkar:
Vatanı için.
Bayrağı için.
Namus’u için.
Asıl güç bağırmak değil; sağlam durmaktır.
Asıl mesele hamaset değil; birliktir.
Türkiye sağlam durduğu sürece, kimse bu ülkeyi kolay lokma sanmasın.
Bu topraklarda bir millet yaşar.
Gerektiğinde sessiz, gerektiğinde fırtına olan bir millet.
Ve dünya tarihi, Türk milletini böyle yazar.
Unutulmasın
Türkiye’yi hesaplayanlar, önce bu milletin hafızasını hesaba katsın.
Biz bu coğrafyada misafir değiliz;
bedel ödeyerek yurt edindik.
Bu millet tehdit edilerek hizaya sokulmaz.
Tarih boyunca ya masada yer almış, ya da masayı kurmuştur.
Vatanı, bayrağı ve namusu söz konusu olduğunda
Türk milleti susmaz.
Ayağa kalkar.
Ve tarih bir kez daha yazar:
Bu millet diz çökmemiştir.
Bundan sonra da diz çökmeyecektir.

Yazarın Diğer Yazıları