Bir zamanlar maraba olmak, kaderle yapılan sessiz bir anlaşmaydı. Toprağın sahibi belliydi, emeğin sahibi belliydi. Herkes yerini bilir, ona göre yaşardı. Şimdi ise bambaşka bir tablo var karşımızda: Ağa aynı ağa, düzen aynı düzen… ama marabalar sürekli değişiyor.
Dün birinin yanında saf tutan, bugün ötekinin kapısında. Dün “ağam sensin” diyen, bugün başka birinin gölgesinde boy gösteriyor. Üstelik bunu yaparken ne bir mahcubiyet var ne de bir iç hesaplaşma. Sanki sadakat, mevsimlik bir işçilik gibi; zamanı gelince bırakılıp yenisine geçiliyor.
Bu değişkenliğin adı kimi zaman “çıkar”, kimi zaman “zorunluluk” diye konuyor. Ama ne dersek diyelim, ortada bir duruş meselesi var. İnsan, rüzgâra göre yön değiştiren bir yaprak mıdır, yoksa kökü olan bir ağaç mı?
Ağa değiştirmenin en tehlikeli yanı, zamanla insanın kendini de kaybetmesidir. Çünkü sürekli saf değiştiren biri, bir süre sonra aslında neye inandığını, kimi desteklediğini unutmaya başlar. Dün savunduğunu bugün inkâr ederken, yarın neyi savunacağını da bilemez hale gelir.
Dahası, bu marabalık artık sadece bir geçim meselesi olmaktan çıkmış, bir karakter meselesine dönüşmüştür. Kim güçlü ise onun yanında yer almak, kim iktidardaysa ona yakın durmak bir “refleks” halini almıştır. Oysa insanı insan yapan şey, güç karşısında eğilmemek değil midir?
Asıl mesele şu: Ağa değiştirerek yükseldiğini sananlar, aslında sadece yer değiştirirler. Çünkü yükselmek, birinin gölgesine girmekle değil, kendi gölgeni oluşturabilmekle mümkündür.
Bugün bir ağanın yanında olan, yarın başka bir ağanın kapısında olabilir. Ama asıl soru şudur:
Hiç kimsenin marabası olmadan, kendi ayakları üzerinde durabilen kaç kişi var?
İşte bütün mesele burada başlıyor.