Türkiye’de futbol sadece bir spor değildir; aynı zamanda bir aidiyet meselesidir. İnsanların bir takımı tutarken hissettikleri duygu, çoğu zaman yaşadıkları şehirle, çocukluk hatıralarıyla ve çevreleriyle şekillenir. Ama Anadolu’nun birçok şehrinde olduğu gibi Elazığ’da da ilginç bir tablo vardır: **Elazığspor varken tribünlerin ve kahvehanelerin önemli bir kısmı Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş üzerine tartışır.
Peki bir şehir kendi takımına sahipken neden insanlar kilometrelerce uzaktaki takımların peşinden gider?
Aslında bunun cevabı biraz da Türkiye’de futbolun anlatılma biçiminde gizlidir. Televizyonlar, gazeteler ve sosyal medya yıllardır neredeyse sadece İstanbul takımlarını konuşur. Haftanın yedi günü spor programlarını açın; tartışılan konu çoğu zaman aynı üç kulüptür. Böyle bir ortamda büyüyen bir çocuk için Elazığspor’un hikâyesini duymak bile zorlaşır. Çünkü ekranlarda sürekli İstanbul’un ışıkları vardır.
Bir diğer mesele başarıdır. İnsanlar doğal olarak kazananın yanında olmayı ister. Uzun yıllar boyunca kupaları kaldıran, Avrupa’da oynayan takımlar İstanbul’dan çıkınca Anadolu’daki birçok genç de kendini o takımlarla özdeşleştirir. Oysa şehir takımları çoğu zaman maddi zorluklarla, yönetim sorunlarıyla ve ilgisizlikle mücadele eder.
Bir de sosyal çevrenin etkisi vardır. Kahvehanelerde, okullarda, mahalle aralarında sohbetler genellikle üç büyükler üzerinden döner. Bir çocuk büyürken etrafında on kişi Galatasaraylıysa, beş kişi Fenerbahçeliyse, üç kişi Beşiktaşlıysa; Elazığsporlu olmak aidiyet duygusuna bağlıdır
Ama şu soruyu sormadan da geçmemek gerekir:
Bir şehrin ruhu, o şehrin takımıyla yaşamaz mı?
Ama burada kaçırılan önemli bir şey vardır: Şehir takımı, sadece bir futbol kulübü değildir. Şehir takımını tutmak; o şehrin sevincine ortak olmak, hüznünü paylaşmak, yağmurda çamurda aynı tribünde omuz omuza durmaktır. Şehir takımı, bir kimliktir. Bir aidiyettir.
Elazığspor’un gol attığı bir maçta bütün şehrin aynı anda ayağa kalkması, bir İstanbul takımının şampiyonluğundan çok daha farklı bir duygudur. Çünkü o gol sadece tabelaya yazılmaz; şehrin hafızasına yazılır.
Belki de asıl mesele şu soruyu kendimize sormaktır:
Bir şehrin takımı varsa, o şehrin insanı önce kimi desteklemelidir?
İstanbul takımlarını tutmak elbette kimsenin tercihini yargılama konusu değildir. Ancak bir şehir kendi takımına sahip çıkmadıkça, o takımın ayakta kalması da giderek zorlaşır. Tribünler boşaldıkça, şehirlerin futbol hikâyeleri de yavaş yavaş silinir.
Elazığ’ın bir takımı var. Bir forması, bir arması, bir de hikâyesi…
Belki de mesele büyük takımı tutmak değil, kendi şehrinin hikâyesine sahip çıkmaktır.
Çünkü bazen en büyük takım, insanın doğduğu şehrin takımıdır.