Geçen yıl tam bu zamanlarda arabayla çarşıya gidiyordum.
Sıradan bir gündü. Şehir, olağan akışını sürdürüyordu. Ama insan yaş aldıkça, dünyanın görünmez tehlikelerini daha fazla hissediyor galiba. Direksiyon başında artık eskisi gibi rahat değilim; sanki hayat, her köşe başında küçük bir sınav hazırlıyormuş gibi tetikteyim. Galiba yaşlanmak, dünyanın eskisi kadar güvenli olmadığını anlamak demek.
Akgün Otel’in karşısındaki dönemeçte önümde seyreden araç bir anda yön değiştirdi. Direksiyonda bir kadın vardı. Muhtemelen o da acele içindeydi; herkes gibi yetişmesi gereken bir yere gidiyordu. Yolun ortasında şaşkınlıkla duran yavru kediyi fark etmedi. Her şey bir an sürdü. Belki bir saniye bile değil. Sonra küçücük beden lastiğin altında kıvrılmaya başladı.
Kadın durmadı. Hayatına devam etti.
Ben ise kedinin can havliyle iki yol ayrımının arasındaki kaldırıma sürünerek kaçışını izledim. Titriyordu. O küçücük beden, yaşamla ölüm arasında ilkel bir mücadele veriyordu. Ve ben o an, insanın yüzyıllardır kurduğu medeniyetin ne kadar kırılgan olduğunu düşündüm. Çünkü acı ortaya çıktığında, bütün canlılar aynı dile dönüyor. Korkuya…
Arabayı durdurdum. Trafik kilitlendi. Kornalar yükseldi. İnsanlar öfkeliydi. Çünkü modern çağın en büyük buyruğu hızdır. Herkes bir yere yetişmek zorunda hisseder kendini. Zaman artık insanın değil; insan zamanın peşinden sürüklenen yorgun bir mahlûka dönüştü. Yalnız ölüm acele etmiyor. O, nasıl olsa yetişeceğini biliyor.
Kediyi sıkıştığı yerden çıkardım. Bir kutuya koymaya çalışırken refleksle parmağımı ısırdı. Parmağım kanadı. O anda insan doğasına dair eski bir gerçeği yeniden hatırladım.
Acı çeken canlı, kendisini kurtarmaya çalışan eli bile tehdit sanabiliyor.
Çünkü acı, güven duygusunu parçalar. Canı yanan varlık, önce korunmayı değil saldırmayı öğrenir.
Hemen Ataşehir Veteriner Kliniği’ne götürdüm. Dr. Ahmet Bey’e yalnızca: “Umarım yaşar…” diyebildim. Bir gün sonra öldüğünü söyledi.
Ama hikâye orada bitmedi. Çünkü bazı karşılaşmalar, fiziksel olarak sona erse bile insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Parmağımdaki yara nedeniyle kuduz riski ortaya çıktı. Böylece aşı süreci başladı. İlk aşıyı Fırat Üniversitesi Hastanesi’nde oldum. Sonra yolculuklar boyunca devam etti: Aksaray, Akyaka, Didim, Muğla…
Bir yavru kedinin acısı, beni şehir şehir dolaştırdı.
İnsan bazen yaptığı iyiliğin yalnızca o ana ait olduğunu sanıyor. Oysa bazı merhametlerin yankısı uzun sürüyor. Çünkü hayatın en sert ironilerinden biri şudur.
En çok acı çekenler, bazen en çok yaralayanlara dönüşebiliyor. Sadece hayvanlar değil üstelik. Kırılmış insanlar da böyledir. Yaralı ruhlar da…
İçindeki yangını söndüremeyen insan, uzanan eli bazen bir tehdit gibi algılar. Çünkü acı, çoğu zaman karakteri değil refleksi yönetir. Toplum dediğimiz şey de biraz böyle değil midir zaten? Kendi travmalarını çözememiş kalabalıkların birbirine temas ederek yaşadığı büyük bir kırgınlık hâli…
Bu yüzden yıllardır söylenen o cümleyi yeniden düşündüm.
“Merhametten maraz doğar.”
Belki doğrudur. Ama merhametsizlik daha büyük bir çürüme üretir. Çünkü bir toplumun ahlâkı, güçlüye nasıl davrandığıyla değil; güçsüz ve savunmasız olana nasıl baktığıyla anlaşılır.
Mesele, canı yananı kaderine terk etmek değil. Mesele, yardım ederken hayatın sert reflekslerini de unutmamak. Çünkü vicdan çok kıymetlidir; fakat tedbirsiz vicdan bazen insanın kendisini de yaralar.
Bugün dönüp baktığımda parmağımdaki izi değil, içimde kalan soruyu düşünüyorum.
Eğer o gün arabayı durdurmadan geçip gitseydim, şimdi daha mı huzurlu olurdum?
Sanmıyorum.
Çünkü insanı en çok yaptığı iyilikler değil, görmezden geldiği acılar takip ediyor.