İnsan belli bir yaştan sonra hayatını yalnızca “hissedebilmek” için düzenlemeye başlıyor. Ben de uzun zamandır kendimi edebiyata, müziğe, sinemaya ve ruhumu diri tutan estetik uğraşlara yönlendiriyorum. Çünkü insanın yalnızca bedeni değil, zihni de nefes almak istiyor. Güzel bir romanın içinde kaybolmak, iyi bir filmden sonra uzun süre düşünmek ya da bir müziğin insanda bıraktığı duyguyla geceyi geçirmek… Bunlar modern hayatın hoyrat temposuna karşı küçük direniş alanları aslında.
Bir de dost sohbetleri var elbette. Gösterişsiz, hesapsız, içten konuşmalar… İnsan bazen sadece anlaşılmak için değil, yorgunluğunu paylaşmak için konuşuyor. Köpeğimle geçirdiğim zamanın bile beni olgunlaştırdığını hissediyorum. Çünkü hayvanlarla kurulan ilişki, insanın kaybettiği sade tarafını yeniden hatırlatıyor. Çıkarın olmadığı, rol yapmanın gerekmediği bir bağ bu.
Belki de bu yüzden yıllar sonra kendi memleketime, Elazığ’a döndüm.
Büyük şehirlerin tüketici temposundan uzaklaşmak için… Trafikte geçen ömür parçalarından, kalabalığın anonimleşmiş ilişkilerinden, sürekli bir yere yetişme baskısından kaçmak, çocukluğumun geçtiği sokaklarda yeniden yürümek, eski dostlarla ortak hafızayı konuşmak, geçmişin insanda bıraktığı aidiyet duygusuna yeniden temas etmek için…
Çünkü insan yalnızca mekânda değil, hatıralarda da yaşar.
Fakat döndüğümde beni en çok şaşırtan şey şehrin kendisi değil, insanın geçirdiği dönüşüm oldu. Fiziksel olarak büyüyen ama zihinsel olarak daralan bir toplumsal yapı ile karşılaştım. Çocukluk arkadaşlarımın önemli bir kısmı, hayatla kurdukları düşünsel ilişkiyi yıllar önce kaybetmiş gibiydi. Merak duyguları körelmiş, entelektüel enerjileri tükenmiş, gündelik hayatın tekrar eden döngüsü içinde sıkışıp kalmışlardı. Sürekli şikâyet eden ama hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmayan insanların oluşturduğu ağır bir atmosfer vardı. Nietzsche’nin söylediği o “yaşam enerjisi düşüklüğü” neredeyse sokaklara sinmiş durumdaydı.
Bu aslında yalnızca bireysel bir mesele değil; Türkiye’nin uzun süredir yaşadığı sosyolojik yorgunluğun küçük şehirlerdeki tezahürü. Çünkü taşra artık eskisi gibi “sakin hayat” anlamına gelmiyor. Tam tersine, büyük şehirlerin bütün negatif kodlarını taşıyan ama onların kültürel imkânlarını üretemeyen hibrit bir toplumsal yapı ortaya çıkıyor. Gürültü var ama dinamizm yok. Kalabalık var ama kamusal bilinç yok. Tüketim arzusu var ama estetik üretim yok.
Binalar yükselmiş ama zihinsel ufuk daralmış. İnsanlar daha fazla tüketiyor fakat daha az düşünüyor. Herkes konuşuyor ama kimse birbirini gerçekten dinlemiyor. Sosyolojinin “taşra sıkışması” dediği şey tam da bu olsa gerek: Ne gelenek korunabiliyor ne de gerçek anlamda modernleşebiliyor. Ortaya ise kimlik bunalımı yaşayan tuhaf bir toplumsal yapı çıkıyor.
Ama asıl mesele yalnızca bireyler değil elbette.
Sorun, gündelik hayatın her ayrıntısına yayılan kültürel çözülme hâli.
Sabah evden çıkıyorsunuz; daha apartmanda başlıyor her şey. Asansörü dakikalarca meşgul edip başkasını düşünmeyen insanlar… Kamusal alanı ortak yaşam alanı değil, kişisel mülkü gibi kullanan zihniyet… Bu küçük gibi görünen davranışlar aslında büyük bir toplumsal kırılmanın işaretleri. Çünkü medeniyet, en çok küçük ayrıntılarda belli olur.
Sonra trafiğe çıkıyorsunuz. Trafik yoğun değil belki ama zihinsel karmaşa büyük şehirlerden daha yorucu. Kuralları öneri gibi gören sürücüler, sürekli öne geçmeye çalışan insanlar, sabırsızlık, tahammülsüzlük, kaba bir özgüven… Bazen kendinizi organize bir toplumun içinde değil de içgüdüleriyle hareket eden büyük bir kalabalığın ortasında hissediyorsunuz.
Modern insanın en büyük trajedilerinden biri şu galiba: Teknoloji ilerliyor ama karakter aynı hızla gelişmiyor.
Arabada biraz olsun zihninizi dinlendirmek için radyoyu açıyorsunuz. Diyelim ki TRT Nağme haberlerine denk geldiniz. Birkaç dakika içinde bambaşka bir ülkeye ışınlanıyorsunuz. Anlatılan ülke ile yaşanan ülke arasındaki mesafe bazen insanın akıl sağlığını zorlayacak kadar büyüyor. Haberlerde kusursuz işleyen sistemler, büyük başarı hikâyeleri, ileri teknoloji hamleleri anlatılıyor. Sonra bir çukura giriyorsunuz. Ya da yağmur sonrası oluşan küçük bir selin içinden geçiyorsunuz. Gerçeklik yeniden omzunuza dokunuyor.
Jean Baudrillard yaşasaydı muhtemelen buna “simülasyon toplumu” derdi. Gerçeğin yerini, gerçeğin temsilinin aldığı bir hayat…
İnsan bütün bunların ardından eve dönüyor.
Fiziksel olarak değil yalnızca; ruhsal olarak da yorulmuş hâlde.
Sürekli küçük saldırılara uğrayan bir bilinçle…
Ve sonunda şunu fark ediyor: İnsanı tüketen şey büyük felaketler değil çoğu zaman. Gün boyunca tekrar eden küçük nobranlıklar, düşüncesizlikler, estetik yoksunluğu ve zihinsel gürültü…
Bir boksörü yere seren tek bir yumruk değil çünkü.
Üst üste alınan darbeler.
Ve insan bazen kendi evine bile, dünyaya yenilmiş gibi dönüyor.