Sanırım 1992 yılıydı. Kız kardeşimin doktora eğitimi için bulunduğu İngiltere’nin Liverpool şehrine, kısa bir tatil için gitmiştik. Gitmeden yalnızca bir gün önce İstanbul Şişli’de kaldığımız evin önünde, yeni aldığımız araba çalınmıştı. O telaş ve şaşkınlığa rağmen, karakola gerekli müracaatları yapıp, planladığımız yolculuktan vazgeçmemiştik. Hayat bazen insanı tam da böyle, bir kaybın içinden başka bir ülkeye sürükler.
Manchester Havalimanı’na indiğimizde ilk temas, sıradan bir yolculuk hissinden çok uzaktı. Liverpool’a giden otobüse bindiğimizde, yol boyunca manzara giderek değişiyor; sanki zamanın geri sarıldığı bir coğrafyadan geçiyorduk. Kendimizi bir anda Ortaçağ Avrupa’sının içine düşmüş gibi hissettik. 300 yıllık taş evler, dar yollar, küçük köyler… Her şey bir düzen ve süreklilik duygusu taşıyordu.
Liverpool’a yaklaştıkça bu his daha da belirginleşti. Şehir, büyük oranda iki katlı, müstakil ve birbirine saygılı bir mimariyle çevrilmişti. Dingin, gürültüsüz, kendi ritminde akan bir yaşam vardı. Şehir merkezine girdiğimizde ise tablo kısmen değişti; belirli bölgelerde yüksek katlı binalar, uluslararası markaların yapıları ve kurumsal merkezler görünmeye başladı. Ama onlar bile, şehrin genel dokusu içinde sınırlı bir alanı işgal ediyordu.
Dikkatimi çeken bir başka ayrıntı, bazı eski apartmanlardı. Kız kardeşime sorduğumda, bunların İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanında hasar gören evlerin yerine yapıldığını söyledi. Savaş sonrası burada yaşayanların önemli bir kısmı, apartman hayatına alışamadıklarını söyleyerek yeniden müstakil evlerine dönmüşlerdi. Bu binalar ise daha sonra şehre gelen göçmen ailelere tahsis edilmişti.
Bu anlatı, zihnimde ister istemez kendi memleketimle bir kıyas kapısı araladı. 1970’lerin Elazığ’ını düşündüğümde, insanlar modernleşme adına bahçeli, kerpiç ya da tek katlı evlerini terk edip şehir merkezlerinde yükselen apartmanlara yönelmişlerdi. Bu tercih, çoğu zaman bir ihtiyaçtan çok, “daha modern görünme” arzusuyla da birleşmişti. Beton, bir anlamda statü göstergesine dönüşmüştü.
O gün Liverpool sokaklarında gördüğüm düzen ile kendi şehirlerimizin dönüşümünü yan yana koyduğumda, zihnimde rahatsız edici bir soru belirmişti: Modernleşme dediğimiz şey, gerçekten aynı yönde mi ilerliyor, yoksa biz onu sadece dış görünüşüyle mi takip ediyoruz?
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, bu sorunun cevabı daha da netleşiyor. Türkiye’de şehirleşme çoğu zaman hızlı, yoğun ve plansız bir şekilde ilerledi. İngiltere’de ise tarih, mekânın içinde korunarak yaşamaya devam etti. Bizde yeni olan, çoğu zaman eskisini tamamen silerek geldi.
Son yıllarda ise farklı bir eğilim dikkat çekiyor. Şehir içinde veya çevresinde iki katlı müstakil evlere, bağ evlerine, küçük villalara olan ilgi giderek artıyor. İnsanlar yüksek katlı apartmanlardan uzaklaşma eğiliminde. Bunun nedeni sadece estetik bir tercih mi, yoksa deprem gerçeğinin hatırlattığı bir güvenlik arayışı mı, bunu kesin olarak söylemek zor. Belki de her ikisi birlikte etkili.
Ama görünen o ki, bir zamanlar “modernlik” adıyla terk edilen bahçeli hayat, yeniden hatırlanıyor. İnsanlar doğaya daha yakın, daha mahrem ve daha sakin bir yaşam biçimine doğru yöneliyor.
Kız kardeşim ise bu hikâyenin sonunda başka bir yolu seçti. Yıllar süren eğitiminden sonra üniversitenin tahsis ettiği lojmana değil, kendi evine taşındı. Hanköy’de bir villa aldı. Bugün hâlâ kedileri, köpekleri, tavukları ve kazlarıyla birlikte o bahçeli hayatı sürdürüyor.
Belki de bütün bu anlatıların sonunda geriye kalan şey şudur: İnsan, nerede yaşarsa yaşasın, eninde sonunda kendi doğasına yakın bir mekânı arıyor.
Çalınan arabanın hikâyesi ise başka bir yazının konusu. Sevgiyle.