Bir şehir düşünün…
Milletvekillerinin vizyon cümleleri havada uçuşuyor ama ortada heyecan yok, hareket yok, değişim yok. Herkes birbirine benzer işler yapıyor, sonra da neden hiçbir şey değişmiyor diye şaşırıyor.
Çünkü bu memlekette en zor şey çalışmak değil…
İnsanı sıradanlığa mahkûm eden, “atalarımızdan böyle gördük” anlayışıyla örülen kabuğu kırabilmek.
Oysa dünyada fark yaratan insanların ortak bir özelliği var:
Rutinle yetinmiyorlar. Yaptıkları işi sadece tekrar etmiyor, onu geliştirmeye çalışıyorlar.
Herkesin birbirine benzediği, aynı cümleleri kurduğu bu şehirde… tam da bu yüzden iki insan dikkatimi çekiyor.
Kuaför Erkan Engin ve Kebapçı Fuat Usta.
Şehirde yüzlerce kuaför var. Yüzlerce kebapçı da… Ama mesele meslek değil. Mesele, yaptığı işi başka bir yere taşıyabilmek.
Bugün birçok insan kolay olanı seçiyor. Bir siyasi yapının, bir grubun, bir cemaatin gölgesine sığınıp oradan güç devşirmeye çalışıyor. Çünkü sürünün içinde kalmak güvenli.
Oysa bazı insanlar vardır…
Penguen sürüsünden ayrılıp buzulların ortasında tek başına yürümeyi göze alır.
Erkan Engin biraz bunu yaptı.
Makası sadece geçim aracı yapmadı. Ulusal organizasyonlara katıldı. Uluslararası yarışmalarda ülkesini temsil etti. Dereceler aldı. Sonra dönüp bütün o birikimi şehrine taşıdı.
Şimdilerde, uluslararası bir organizasyonun Elazığ’da yapılmasına öncülük ediyor.
Öyle büyük büyük kurumların yıllarca yapamadığı tanıtımı… bir kuaför yapıyor.
Çünkü bazen bir şehri tanıtmak için büyük bütçeler değil… büyük heyecanlar gerekiyor.
Fuat Usta ise başka bir yerden dokundu hayata.
Ekonomik krizin insanları ezdiği dönemde çıktı dedi ki:
“Ben düşük kârla satış yapacağım.”
Sonra bunu anlattı. Hesap yaptı. Gösterdi.
Ve garip bir şey oldu:
Diğer esnaflar da fiyat indirmeye başladı.
Yani bir kebapçı… Şehrin piyasasına ayar verdi. Üstelik bunu bağırarak değil, örnek olarak yaptı. Sonra sosyal meseleleri anlatan videolar çekmeye başladı. İnsanlar sadece kebabı değil, adamın samimiyetini sevdi. Çünkü toplumu artık gösteriş yapanlar yoruyor. İnsanlar sahicilik arıyor.
Belki bu yüzden bu iki insan dikkatimi çekiyor.
Çünkü ben de çalışma hayatım boyunca şunu gördüm:
Ne zaman rutinin dışına çıktım… ne zaman risk aldım… ne zaman “böyle gelmiş ama böyle gitmesin” dedim… İşte başarı da o zaman geldi.
Ama acı bir tarafı da var bunun. Bu memlekette başarı çoğu zaman alkışlanmıyor. Önce konuşuluyor… sonra kıskanılıyor… en sonunda da bir şekilde cezalandırılıyor.
Farklı olanı sevmiyoruz çünkü… herkes aynı olsun istiyoruz. Kimse öne çıkmasın,
kimse “başka türlü de olur” demesin.
Belki de bu yüzden, bu iki insanı görünce içimden aynı şey geçiyor:
Umarım cezalandırılmazlar. Umarım hevesleri kırılmaz. Umarım birileri çıkıp da onları sıradanlaştırmaya çalışmaz.
Çünkü bir şehirde yaratıcı insanlar azalırsa… geriye sadece kabuklar kalır. Ruh kalmaz.
Ve galiba bir memleketi gerçekten büyütenler… makam sahipleri değil, yaptığı işe ruhunu koyacak kadar delirmeyi göze alan insanlardır.