Toplumlar bazen oynadıkları oyunlara benzer.
Bazı toplumlar satranç, bazıları ise tavla gibidir
Satrançta her taşın bir yeri, bir işlevi ve bir sınırı vardır. Piyon en zayıf taş konumundadır. Hareketleri dar ve sınırlıdır. Ancak sabırla ilerler, doğru zamanda doğru hamle yapılırsa Vezir’e dönüşebilir. Oyunun en güçlü taşına…
Bu, sadece bir oyun kuralı değil, aynı zamanda bir sistem anlayışıdır da… Alt basamaktan başlayan birinin, liyakatle ve istikrarla yükselebileceğine dair bir inançtır.
Satranç toplumlarında başarı, uzun vadeli bir planın ürünüdür. Eğitim, disiplin, kurumsallık ve öngörü önemlidir. Oyuncu bilir ki zar atılmayacaktır; sonucu belirleyen hesap ve stratejidir. O yüzden bu oyunda sabır bir erdemdir, istikrar bir değerdir.
Bazı toplumlar ise tavlaya daha yakındır. Tavlada da ustalık vardır; fakat zarın getirdiği ihtimal oyunun kaderini belirler. Bir düşeş bütün dengeleri değiştirebilir. Kaybetmek üzere olan oyuncu bir anda üstünlüğü ele geçirebilir.
Bu zihniyetin hâkim olduğu toplumlarda başarı anlatıları da farklıdır. “bir anda yükseldi”, “şansı yaver gitti” gibi ifadeler bu toplumlarda çok sık duyulur. Plan kadar bağlantı, emek kadar fırsat, liyakat kadar rastlantı konuşulur.
Burada eleştirilmesi gereken oyunlar değil; oyunun zihne yerleşme biçimidir.
Eğer bir toplumda gençler, çalışarak ve sabırla yükselebileceklerine inanmıyorsa; eğer sistem piyonun vezir olma ihtimalini gerçekçi kılmıyorsa; insanlar doğal olarak zarı beklemeye başlar. Çünkü satranç tahtasında ilerleme yolu kapalıysa, tavlanın düşeşine umut bağlamak kaçınılmazdır.
Sorun, zarın varlığı değil; sistemin güven vermeyişidir.
Bir esnaf iflasın eşiğindeyken “ya tutarsa” diye risk alıyorsa, bu cesaret değil çaresizliktir. Bir genç, emeğin değil bağlantının belirleyici olduğuna inanıyorsa, bu yalnızca algı sorunu değildir; toplumsal bir yapının yansımasıdır.
Satranç toplumları kusursuz değildir. Tavla toplumları da akılsız değildir. Asıl mesele, başarıyı hangi zemine oturttuğumuzdur.
Eğer başarıyı öngörülebilir kurallara bağlarsanız, insanlar plan yapar.
Eğer başarıyı belirsiz ihtimallere bırakırsanız, insanlar fırsat kovalar.
Birincisinde sabır gelişir. İkincisinde kısa yoldan sıçrama arzusu büyür.
Toplumsal olgunluk belki de şu soruda gizlidir: Çocuklarımıza hangi oyunu öğretiyoruz?
Sabırla ilerlemeyi mi, yoksa zarı beklemeyi mi?
Strateji kurmayı mı, yoksa şansa inanmayı mı?
Asıl mesele şudur:
Piyonun gerçekten vezir olabildiği bir düzen kurabiliyor muyuz?
Eğer cevabımız tereddütlü ise, gençlerin neden zara daha çok inandığını anlamak zor değildir.
Bir süre sonra böyle toplumlarda şu cümle yayılır:
“Çalışmak yetmez.”
Bu cümle yayıldığında, satranç tahtası sessizleşir.
Piyon yürümeyi bırakır.
Vezir olma ihtimali bir masal gibi anlatılır ama kimse inanmaz.
Aynı anda tavla masasında zarlar daha sert atılmaya başlanır.
Bağlantılar stratejinin yerini alır.
Sadakat liyakatten ağır basar.
Kısa yol, uzun emeğe tercih edilir.
Sonunda geriye şu manzara kalır: Satranç tahtası süs, tavla masası kader olur.
Ve bir ülke kaderini zarın sesine bıraktığında, geleceğini de gürültüye teslim etmiş demektir.