Fransız hekim ve düşünür Alexis Carrel, ünlü eseri İnsan Denen Meçhul’da dikkat çekici bir tespitte bulunur. İnsanlığın bilimde ve teknolojide büyük bir hızla ilerlediğini, fakat insanın ruhsal ve sosyal gelişiminin aynı hızla ilerlemediğini söyler. Ona göre konforun artması, insanın huzurunu ve mutluluğunu garanti etmez.
Teknoloji sayesinde şehirler modernleşti, yüksek duvarlı, güvenlik kapılı binalar yükseldi, ama bu gelişmelerin neticesinde mahalle kültürü kayboldu. Komşuluk ilişkileri zayıfladı. Sosyologların “toplumsal atomlaşma” olarak tanımladığı bu süreç sonunda insanlar artık aynı mekânı paylaşsalar da aynı hayatı aynı duyguları paylaşmamaya başladı.
Bayramların eski tadı da işte bu ortak hayatın kaybolmasıyla birlikte silindi.
Evlerimiz daha konforlu, şehirlerimiz daha modern oldu, sofralarımız eskisinden çok daha zenginleşti ama bütün bu bolluğun içinde insani değerlerimiz, ruhani sofralarımız fakirleşti.
Evet, mahalle kültürünün kendine has o eski sıcaklığını yitirdik. Komşuluk ilişkilerimiz zayıfladı. Yardımlaşmanın yerini çoğu zaman yalnızlık aldı. Yalnızlaştık…
Bir zamanlar bayram yaklaşırken mahallenin her katmanını; fırıncısını, bakkalını yaşlısını gencini bambaşka bir heyecan sarar, evlerin içi tatlı bir telaşla dolardı. Büyüklerimiz incecik hamurlarla baklavalar, börekler açardı. Saatler süren emeğin ardından hazırlanan tepsiler mahalle fırınına götürülür, herkes kendi tepsisinin pişmesini sabırla ve sessizce beklerdi. Öyle ki, gece yarılarına kadar o bekleyişler bile hayata ayrı bir sevinç ayrı bir tat katardı.
Albert Camus’ ya göre insan, hayatın anlamsızlığına rağmen küçük sevinçleriyle var olur, hayatı anlamlaştırır.
Eski bayramların tadı da tam olarak buradan geliyordu: yokluğun içinde bile anlam yaratabilmekten… Azla yetinmek, küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarabilmek… Bu, modern bolluğun içinde kaybettiğimiz bir erdem.
Aristoteles’in “iyi yaşam” (eudaimonia) anlayışı da bu tabloya ışık tutar. Ona göre iyi yaşam, hazların peşinde koşmakla değil, erdemli bir hayat sürmekle mümkündür. Eski bayramların tadı, tam da bu erdemli yaşamın küçük bir yansımasıydı: sabır, paylaşma, komşuya yardım etme, emeğe değer verme… Eskiden yokluk vardı belki… Ama o yokluğun kendine özgü bir lezzeti vardı. İnsanlar azla yetinmeyi bilir, küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarırdı.
Bugün ise varlık içindeyiz. Bu varlığın içinde kaybettiğimiz şey, aslında Aristoteles’in de işaret ettiği bu erdemlerdir. Çünkü biz fark etmeden sofralarımızı büyüttük ama kalplerimizin etrafındaki o sıcak mahalleyi küçülttük.
Ve şimdi anlıyoruz ki eski bayramların tadı börekte, baklavada değilmiş. O tat, insanın insana yakın olduğu o eski mahallelerde saklıymış.