Mehmet Şağbanşua

Molla Kasım

Mehmet Şağbanşua

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum!

Bu şehirde tek işi gazetecilik olan isimlerin sayısı bir elin parmak sayısını geçmez.

Tek işi ve tek geçim kaynağı gazetecilik olan o üç-beş isimden biri de benim.

Yani gazetecilik dışında ek bir uğraşım da, gelirim de yok.

Bir şeyler kazanıp kazanmadığımız da kabak gibi ortada.

Ne yanımızda ne arkamızda birileri oldu bugüne kadar.

Elimizden tutan, hele hele bizi fonlayan birileri de olmadı hiç.

Bize tetikçilik yaptırabilecek bir babayiğit de çıkmadı bugüne kadar.

Bizim uzmanlık alanımız bellidir.

Bir KBB doktoru bir tarih öğretmeni konusuna nasıl hâkimse ve o işi yapıyorsa, biz de uzmanlık alanımıza o kadar hâkimiz ve işimizi de gayet başarılı bir şekilde yapıyoruz.

İşimizi de edebince, adabınca yaptığımız hakkımızda açılan dava sayısından bellidir.

Tabii bugüne gelinceye kadar başımıza gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir desem yeridir.

Sosyal medyadan hakaretler mi dersiniz, küfürler mi dersiniz, ses kayıtları mı dersiniz; ne ararsanız hepsini bir bir yaşadık.

Bize atılan iftiraları, yapıştırılmaya çalışılan yaftaları duymayanınız kalmamıştır herhâlde.

İnanın yazdıklarımızın yanında yazmadığımız o kadar çok şey var ki…

Yapanların yapmaktan utanmadığı ama bizim yazmaktan hicap duyduğumuz dünya kadar mevzu var.

Tüm bunlar bilinmesine rağmen, hâlâ bizim üzerimizden prim yapılmaya çalışılması artık dayanılmaz bir hâl almaya başladı.

Biz bugüne kadar birilerinin tetikçisi asla olmadık.

Birilerinin yağdanlıkçısı olmak için gayret sarf etmedik.

Ne birilerine hakaret ettik ne de çamur attık.

Hele hele hiçbir zaman pireyi deve yapmadık.

Bizim kavgamızın ne için ve kiminle olduğunu herkes çok iyi biliyor.

Bunu ne sakladık ne gizledik.

Yazmamız gerekenleri apaçık yazdık.

Satır aralarında kimseleri ima etmedik.

Haberlerimiz içerisinde meslektaşlarımızı incitecek hiçbir kelimeye yer vermemeye azami özen gösterdik.

Ve onlardan da aynı özeni göstermelerini bekledik.

Ama ya biz kendimizi iyi anlatamadık ya da birileri bizi anlamamakta ısrar ediyor.

Kendilerinde birilerini sevme hakkını görenler, bizim sevmeme hakkımızı kullanmamızdan rahatsızlık duyuyor.

Kendilerinin ısrarla savunduklarını bizim eleştirmemiz oldukça zorlarına gidiyor.

Açık açık yazmaktan korkuyor olsalar gerek ki üstü kapalı sözlerle, imalarla bizlere hakaret etmekten geri durmuyorlar.

Kendilerini bu şehrin sahibi görüp lafın nereye gideceğini hesap edemiyorlar anlaşılan.

Bu satırlardan son kez uyarıyorum:

Kimse bir daha birilerine şirin görünmek için bize hakaret etme gafletinde bulunmasın.

Öyle üstü kapalı sözlerle, imalarla bizlere gönderme yapmaktan vazgeçsin.

Kimin bizimle ne hesabı varsa açık açık konuşsun, açık açık yazsın.

Ki biz de ona göre cevaplarımızı açık açık verelim.

Yazıma Sayın Ahmet Toprak’ın affına sığınarak, Hakimiyet Gazetesi’nin istisnasız tüm gazeteciler için yazdığına inandığım ve çerçeveletip duvarıma asacağım o çok anlamlı ifadeleriyle son veriyorum:

Bunlara gerek yok arkadaşlar.

Öyle gazetecilik yapın ki sizi öldürmeye gelenler sizde dirilsin.

Bugün birileri için çektiğiniz tetik, gün gelir size döner.

Ve güç dengeleri değiştiğinde kendi acziyetinizle yüzleşir ve nedamet getirirsiniz.

Bugün size maddi kaynak sağlayan, birilerini yıpratmak adına fonlayan kesimler sizi de satar.

Yürüdüğünüz yol, yol değil.

Sizi de ihya etmez, şehri de.

Ve Yunus’un dediği gibi, bir Molla Kasım gelir ve sizi sigaya çeker.

Ve şunu bilin ki hiçbir kul kınadığını yaşamadan ölmez.

Ve şunu bilin ki cam köşklerde oturanların komşularına taş atma lüksü olamaz.

Yazarın Diğer Yazıları