Mehmet Şağbanşua

Üç Heykel

Mehmet Şağbanşua

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. 

Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.

Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. 

İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.

Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.

Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: “Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.”

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.

Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.

Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.

İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.

Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.

Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:

“Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.

En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.”

Kulaktan duyduğunu kalbine indirmeden, akıl süzgecinden geçirmeden, üzerinde düşünmeden, bazen aynısını, bazen üzerine az veya çok bir şeyler katarak veya ondan bir şeyler eksilterek başkalarına aktarmak ne o insanın faydasınadır ne de insanlığın faydasınadır. Bunu yapan ya habercidir ya da dedikoducu veya bozguncudur.

Kulaktan duyduğunu, akıl ve kalbine iletmeden unutanın, yani kulak arkası edenin kendisine hiçbir faydası yoktur, olamaz. Zira bunu yapanın herhangi bitki veya hayvandan bir farkı yoktur. Hatta hayvandan daha aşağı da olabilir. Zira bir çok hayvan duyduklarını davranışa çevirebiliyor.

Ancak duyduğu güzel sözleri kalbine işleyen, kötülerini ise kalbine gömen insan, hem kendisine hem de çevresindekilere faydalı bir insan olur. Zira kalbe değen güzel sözler o insanın her azasında (yüzünde, gözünde, dilinde) adeta birer gül fidanı olur. Söz ve davranışları ile etrafına gül kokusu salar, huzur bulur ve huzur kaynağı olur.

İşittiği kötü sözleri kalbine yani sinesine gömen ise, o kötülüğün yayılmasını önleyerek yine aynı şekilde güzel bir iş yapmış olur. Bu sayede hem kendisi huzur bulmuş hem de yaşadığı toplumda huzurun tesisine vesile olmuş olur.

Alıntı.

 

Yazarın Diğer Yazıları