Bir pazar günü, televizyon açık kalmış.
Bir baba ve bir çocuk, koltukta uyuya kalmış.
Fotoğraf sıcak, sessiz, itirazsız.
Kare bize şunu söylüyor: “Beni buradan okuyun.”
Sert sözlerimden değil, bu uykudan… Kaba cümlelerimden değil, bu sarılıştan.
Evdeyim. Babayım.
Bu, siyasette en eski numaralardan biri: kamusal sertliği özel alanın yumuşaklığıyla telafi etmek. Fotoğraf tam da bunu yapıyor. Burada bir baba var ama aynı zamanda bilinçli bir “imaj” da var.
“o programdaki ben ile buradaki ben arasında bağ kurmayın.”
Çocuğun masumiyeti, yetişkinin sorumluluğunu geçici olarak askıya almak için kullanılıyor.
Eleştiriler duygusallıkla etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Bu adama kızılmaz hissi üretiliyor.
Oysa siyaset, insanın yalnızca evdeki hâliyle değil; mikrofon başındaki diliyle, öfkesini nasıl taşıdığıyla, itiraza nasıl tahammül ettiğiyle ölçülür.
Bu yeni bir numara değil ama hâlâ işe yarıyor. Beğeniler geliyor. Kalpler bırakılıyor.
Ve sert sözler, yumuşak bir battaniyenin altına itiliyor.
İnsanı asıl yoran da bu. Bağıranla susanı aynı fotoğrafta uzlaştırma çabası. Dünü unutturma telaşı. Hafızanın duygusallıkla ikna edilmesi.
Bir de bu paylaşımı arkadaşlarımın beğenmesi meselesi var. Dün kızıp eleştirenler, sövüp sayanlar bu paylaşıma beğeni atıyorlar. Siyasetçilerin avlayacakları sazanlara dönüyorlar.
Ve belki en ironik tarafı şu:
Bir siyasetçi gerçekten masum olsaydı,hiçbir şey kanıtlamaya çalışmazdı.
