İhsan Tarakçı

Vicdan

İhsan Tarakçı

Hepimiz iyi-kötü her şeyden sorumluyuz…

Geçen gün Avukat dostum Cem Bayındır’la birlikte vefat eden bir büyüğümüzün yakınlarına taziye ziyaretine gittik. Yol boyunca onun düşünceli hâli dikkatimi çekti. Sorduğumda, dün akşam marketten aldığı birkaç nevaleyi eve bırakırken marketin kapısında iyi giyimli bir çocukla karşılaştığını anlattı. Çocuk kendisinden ekmek almasını istemiş. O ise aceleden bu duruma kayıtsız kalıp cevap vermeden eve çıkmış. Ardından pişmanlıkla geri dönmüş, çocuğu aramış ama bulamamış. “Benden para istemedi, sadece ekmek almamı istedi” dedi. Bunları ifade ederken duyduğu pişmanlığın ağırlığını hâlâ üzerinde taşıyordu.

Onu dinlerken Albert Camus’nun “Düşüş” adlı romanını hatırladım. Romandaki baş karakter, Clamence, Paris’te saygın bir avukatken, bir gece Seine Nehri kıyısında genç bir kadının intiharına tanık olur. Kadının köprünün kenarında durmuş nehire baktığını görünce umursamaz, yoluna devam eder. Köprüden rıhtıma çıktığı sırada kadın suya düştüğünde çıkan sesi duyar. Şaşkınlıktan olduğu yerde donakalır. Arkasını dönüp bakamaz, hatta tek bir adım bile atamaz. Bir süre sonra da yoluna devam eder. Olayın üzerinden yıllar geçse de kahraman olayın etkisinden kurtulamaz ve içsel bir sorgulamaya başlayarak yaşamını ve ahlâki değerlerini eleştirel bir sürece tabi tutar. Kendisinin hiç sandığı gibi iyi bir insan olmadığını fark eder; çünkü bizi biz yapan seçimlerimizdir, kendimizi seçimlerimizle tanımlarız.

 Ve kendi vicdanıyla hesaplaşırken intihar eden kadına yönelik şu sarsıcı söylemde bulunur:

“Keşke bir daha intihara yeltensen de gelip hem seni kurtarsam hem de vicdan azabından kendimi…”

Bunları düşünürken arkadaşımın pişmanlığıyla Camus’nun kahramanının iç sesi birbirine karışıyordu. Bir çocuğa verilmeyen ekmek, bir kadına uzatılmayan el gibiydi. İkisi de insanın iç mahkemesinde yankılanıyor, sessizlik en ağır düşüşe dönüşüyordu.

Sanırım benim yerimde Albert Camus olsaydı, arkadaşıma muhtemelen şunu söylerdi:

“İnsanı tanımlayan şey büyük idealler değil, küçük seçimlerdir. Bir çocuğa verilmeyen ekmek, bir kadına uzatılmayan el gibidir; her ikisi de insanın iç mahkemesinde yankılanır. Ama pişmanlık, hâlâ insan olduğunun kanıtıdır. Sessizlik seni bir an için yenmiş olabilir, fakat vicdanın bu sessizliği aşmaya çağırıyor. Absürd karşısında tek silahımız eylemdir. O anda eylemsiz kaldın, ama bir dahaki sefer sessizliği kırabilirsin. Kurtuluş geçmişte değil, şimdi ve gelecekteki seçimlerinde saklıdır. Bir dahaki karşılaşmada ekmeği ver, sözü söyle, eli uzat. Böylece hem başkasını hem de kendini kurtarırsın.”

Evet… Vicdan, gündelik hayatın en sıradan anlarında bile sınanır. Bir kapı eşiğinde, bir köprü üzerinde, bir bakışta… Toplumsal hafızamız da bu küçük anların toplamından oluşur. Bir bireyin sessizliği, bir toplumun duyarsızlığına dönüşebilir. Çünkü bazen bir ekmek, bir söz, bir el uzatmak hem bir hayatı hem de kendi vicdanımızı kurtarır.

 

Yazarın Diğer Yazıları